3 Ocak 2017 Salı

Budapeşte Gezisi




Eşimle bu sene ne yapalım ne edelim 2017’ye yurtdışında girelim dedik. Birkaç alternatif şehir arasında Budapeşte’de karar kıldım. Karar kıldım diyorum çünkü aramızda bu ayarlama işleri bendedir. Plan program bana kalıyor hep. Bende bu işleri sevdiğimden eğlence oluyor bana. Neyse biz 30 Aralık günü 3 gece 4 gün kalacak şekilde Budapeşte’ye doğru yola çıktık. İstanbul ile Budapeşte arasında 2 saat fark var. Biz akşam 8'de bindik, Budapeşte saatiyle gene akşam 8'de havaalanındaydık.

Macarlar euro’dan ziyade kendi paraları forint’i kullanıyorlar. Euro ile de şehir içinde alışveriş yapabilirsiniz. Fakat Forint almanız daha mantıklı. Havaalanında çok az bir miktar forint almanızı tavsiye ederim. Şehirdeki Change Office’lerde daha iyi kurdan satın alabilirsiniz. Boş yere havaalanında kazıklanmayın. Özellikle turuncu logolu İnterChange yazısı görünce bilin ki kazıklanacaksınız ve boşu boşuna %8 komisyona gidecek paranız. O yüzden diğer change ofislerine bakın. Şehir merkezinde bolca var. İçiniz rahat olsun. 1 euro için 300 forint in altına da para vermeyin.
Neyse Budapeşte’de akşam otelimize yerleştikten sonra şöyle bir keşif gezisi yapalım, aynı zamanda birşeyler yiyelim dedik ve bir taksiye atlayarak yollara düştük. Mağazaların tamamı kapalı, bazı restraurantlar açıktı. Biz o kadar dolaştık, sadece 2 tane Türk yemeği yapan yer gördük. Orada da Afgan ve Macarlar çalışıyordu. Bir şekilde karnımızı doyurup otele geri döndük.



Budapeşte, Buda ve Peşte olarak iki ayrı yakadan oluşuyor. Buda tarafı ekonomik açıdan daha iyi durumda olan kişilerin, daha sakin bir hayatı tercih edenlerin bölgesi. Peşte ise daha canlı hayatın aktığı taraf. Yeme içme açısından daha zengin, alışveriş de yapabileceğiniz hareketli yerlere sahip. Bizim otelimiz Buda tarafında olduğundan her gün Peşte’ye geçtik. Otel rezervasyonunuzu kendiniz yapacaksanız eğer kesinlikle Peşte tarafında kalmalısınız. Biz Buda tarafında Danubius Flamenco otelde kaldık. 4 yıldızlı otel olmasına rağmen banyolarda şampuandan başka bir şey yok. Allahtan eşimin çantasından önceki seyahatlerimizden kalma bir sabun çıktı da ellerimizi yıkayabildik. Odamız onun dışında rahat ve sıcaktı. Sabah kahvaltıları pek bizimki gibi değil. Mesela otelde sabah kahvaltısında bizim pirinç pilavını, makarnayı gördüm. :) Neyse kahvaltı sonrası kendimizi sokağa attık. Bu arada otelin bellboy'unu söylemeden geçmeyeyim. Hayatımda gördüğüm en kaba, en manyak adamdı. Koskoca otelde güleryüzlü olan ve bizim şehirle ilgili sorularımıza yanıtlar veren bir tek kişi vardı. O da resepsiyondaki Tamas adlı şahsiyet. Arkadaşlarım otelden checkout yaparken ona bizzat teşekkür etmişler. Güleryüze o kadar hasret kaldık, inanın. 

Budapeşte'de taksi fiyatları uygun fakat taksiciler uyanık. Turist olduğunuzu anlayınca sizi dolaştırmaya kalkıyorlar. Normalde 2200 forinte gidebileceğimiz bir yere 5600 forint ödemek zorunda kaldık. Bence taksimetrelerinde bir düğme var, oraya basınca anında rakamlar artıyor. :) Neyse görsel hafızanız iyiyse ve taksicide çat pat bile olsa İngilizce konuşabiliyorsa duruma el atmanız mümkün. İngilizce konuşamayan taksiciler burunlarından kıl aldırmıyor, kendi kafasına göre takılıyor. Ayrıca taksicilerin yarısının yaşı bir hayli fazla. Bildiğiniz adam 80 yaşında, ölümü bekliyorum artık diyor ve taksicilik yapıyor.

Budapeşte’de 4 gün kaldık fakat her gün her an donduk diyebilirim. Hava ortalama -6 , -8, -11 civarındaydı. -4 olunca sevindik yani o derece. 3 kat kazak, çift çorap ve bilumum atkı, bere, eldiven artık ne varsa yanımızda giymek zorunda kaldık. Yetti mi? Elbette hayır. Ne soğuk memleket! Soğuk öyle ki resmen içinize işliyor. Biraz dolaşıp hemen sıcak birşeyler içip tekrar dolaşıp tekrar mola vermek durumundasınız. Yoksa soğuktan donma belirtileri gösterebilirsiniz.

Allahtan sokakta pek çok yerde, büfelerde, restaurantların girişinde punch, sıcak şarap satıyorlar. Soğuğa karşı imdadınıza yetişiyor bu sıcak şaraplar. 500 ya da 600 forint civarına satın alabilirsiniz. Adı sıcak şarap fakat alkol oranı yok denecek kadar az. Yani içip içip sarhoş olmanız neredeyse imkansız. Macarların bir de Tokai adını verdikleri kırmızı ve beyaz şarapları da var. Ben 3 kadeh içmeme rağmen çakırkeyfi bile olmadım. Belki soğuktandır ama sarhoş etme konusunda etkili değildi. Tokai şaraplarının tadı güzel. Ama öyle Gürcü ya da Şili şarabı gibi tadına doymayacağınız cinsten değil. Ayrıca Macarların Palinka adını verdikleri bizim rakı kıvamımızda milli içkileri var. Palinkaların meyveli çeşitleri de mevcut. Biz vişneli olanı denedik ve tadını hiç beğenmedik.

Budapeşte’ye gitmeden önce bir bakmıştım bloglarda ne yazmışlar diye. Macarların çok yardımsever ve güleryüzlü insanlar olduğunu okumuştum. Çok rahat edersiniz falan filan diyorlardı. Hikaye tamamen. Muhatap olduğunuz insan normal insan gibi davranıyorsa öpün başınıza koyun. Onun dışında çoğu kaba, agresif ve hiç yardımsever değil. Güne güzel güzel başlamışsanız bile bir anda sinirlerinizi zıplatmaya yarıyorlar. Ben, soğuk havada yaşadıkları için mutsuz bu insanlar kafasına bürünerek kabalıklarını anlamlandırmayı seçtim. Aksi halde kötü tavırlarından ve sizi hiçe sayışlarından gayet mutsuz olmanız olasıdır. 

çigan gecesinden
gulaş çorbası
Neyse gelelim yemeklerine ve Çigan gecelerine. Geleneksel macar yemeklerini ve tatlılarını biz ortalama bulduk. Gulaş çorbası, bizim bildiğiniz sulu etli patates yemeği. Ördek pişiriyorlar. Bizim yediğimiz ördek fena değildi. Altında pişirilmiş kırmızı lahana ile servis edildi. Ben beğendim ama grubumuz içinde sadece ben beğendim. O derece yani. J Öyle ahım şahım bir tatlıları da yok. Çeşit çeşit cheesecake ve bizdeki gibi bol kremalı yaş pasta kıvamında tatlıları var. Fena değil fakat öyle aranacak, olsa da yesem diyeceğiniz unutulmayacak lezzetler falan değil.



Yılbaşında halen açık tuttukları Christmas marketlar vardı. Burada sokak lezzetlerinden de denedik. Ben en çok Langoş u sevdim. Bildiğiniz bizim pişi’nin üzerine sarımsak sos, süzme yoğurt (onlarda ekşi krema) ve üzerine bol kaşar peyniri koyuyorlar. Sıcak sıcak sokakta yediğinizde size enerji veriyor. Ben çok beğendim, evde de aynısını yapabileceğimi düşünüyorum. Bakalım ne derece başarılı olurum, göreceğiz. J




Bir akşamımızı Çigan gecesine giderek değerlendirdik. İyi ki de öyle yapmışız. Çigan gecesi için Buda tarafında merkeze yarım saat uzaklıkta, ormanın içinde bir yere gidiyorsunuz. Kapıda sizi Tokai şarabı ve Pogaça (bizdeki poğaça…bizim poğaçalar kesinlikle çok daha güzel) ile karşılıyorlar. Bu karşılama gayet başarılı. Ardından otantik döşenmiş yemek salonuna sizi alıyorlar. Yemek servisi yapılırken geleneksel Macar dansları da başlıyor. Keyifliydi. Biz çok eğlendik. Budapeşte’ye gitmişken Çigan gecesine katıldığınızda içiniz biraz rahatlıyor. En azından bak bunu da gördük gibisinden mutlu oluyorsunuz.


Sonra yapmanız gereken bir şey daha var. O da Tuna nehrinde tekne turu. Akşam turlarını tavsiye ederim. Hem Parlamento binasının hem de köprülerin ışıklandırması mükemmel. Şehir, gece ışıklarıyla bir anda göz alıcı bir hale dönüşüyor. İzlemesi de bir o kadar keyifli.



Son gün biz, bir çılgınlık yaptık ve hayvanat bahçesi ve botanik bahçesine gittik. İyi ki de gitmişiz. Çünkü burası da kesinlikle görmeye değer. Giriş 2500 forint. İçerde pek çok canlı türünü görebilirsiniz. Tabii ki dileğim her canlının kendi doğal ortamında yaşaması. ;) Aynı bölgede buz pateni yapabileceğiniz alanda var. Hava o kadar soğuktu ve dolaşmaktan ayaklarım o kadar yorulmuştu ki ben cesaret edemedim. Yorgun değilseniz, enerjiniz yerindeyse bu opsiyonu değerlendirebilirsiniz.

Budapeşte’de pek çok katedraller ve müzeler var. Örneğin; dünyada tek terör müzesi olan şehir burası. Biz gitmedik, malum Türkiye’den gitmişiz. Terörü bize sorsalar sabahlara kadar anlatırız.
Günün sonunda Budapeşte’de bolca donduktan sonra ülkemize dönmenin sevinciyle evimize doğru yol aldık. Yaz mevsimi bile olsa bir daha Budapeşte’ye gitmek isteyeceğimizi düşünmüyorum.





20 Ağustos 2014 Çarşamba

Palamukbük'te geçen güzel bir gün!

Palamutbük'te bir gün daha geçirdik. Aylardan Ağustos olmasına rağmen hava serin. En güzeli de burada nemin olmayışı. Bundan dolayı sıcaktan bunalmıyorsunuz ve biz İstanbul'da yaşayanlar, bunun nasıl bir lüks olduğunun farkındayız.
Gelelim bugünümü nasıl geçirdiğime. Sabah kaldığımız otelde ( Ay Yıldız Butik Otel ) doyurucu bir kahvaltı yaptıktan sonra sahile indik. Sahile indiğimizde buranın yerlilerinden birinin kurutulmuş otlar sattığını gördük. Datça'nın dağlarından kekik, karabaş otu, sarı kantaron, adaçayı topluyormuş. Hepsini demetler halinde satıyor. Kokladığınızda otlarında kokusu tüm iliklerinize siniyor. Birde ilginç bir meyva soyuyordu. Dış kabuğu dikenli olduğundan bıçakla hiç el değmeden soymak gerekiyor. Eşimle ben elbette bu meyvanın tadına baktık. Adını şu anda hatırlamadığım bu meyvenin görselini ekliyorum. Aynı meyveden 3 yıl önce Marmaris'te de yemiştik.



Palamutbük, uzunca bir sahile sahip. Deniz kenarı kumla karışık yoğun çakıllarla kaplı. Denizin suyu o kadar berrak ki kendinizi akvaryumda gibi hissedebilirsiniz. Kaş'tan sonra Palamutbük'ünün denizi bana soğuk geldi. Öyle bir soğuk ki serinletiyor fakat dondurmuyor. Aslında tam bana göre. Denizde en çok sevdiğim şey dalmak olduğundan dalıp dipteki çakıllara göz atmak çok zevkliydi. Arada rüzgar çıktığında denizi hafif dalgalanmaya başlıyor. Onun dışında deniz çarşaf gibi. Sanırım en çok özleyeceğim şey buradan denize girmek olacak. 


Denize Bük Apart Otelin önünden girdik. Aynı yerde Palamut Restaurant'ta var. Öğle yemeğinden önce fiks menümüz bira ve patates söyledik. Patatesler bildiğiniz evde kızartılmışlardan. Bu keyfin bir iki saat sonrasında öğle yemeği için ben menüden "Bademli Tatlı - Acı Soslu Tavuk" seçtim. Yemeğim geldiğinde güzel görünüyordu ta ki ilk çatalı batırana kadar. Tavuk sert, bademlerde bildiğimiz İstanbul'da satılan kurutulmuş bademlerdi. Tabii ki benim için hayal kırıklığı oldu. Yemekte kesinlikle taze badem kullanmalılardı. Kaldı ki burası bademiyle ünlü bir yer. Eşimin doğru bir tespiti vardı. Ona göre özellikle Ağustos ayı gibi sezon olan yerlerde bildiğin yemeklerden şaşmayacaksın. Çünkü yoğun çalıştıklarından müşteriye de özenleri bir o kadar azalıyor. 

Allahtan akşam yemeğimiz öğleni kurtardı diyebilirim. Akşam Nostalgia Apart'ın restaurant bölümüne gittik ve bu akşamda ev yemeği yiyelim dedik. Eşim biber dolması, ben taze fasulye ve ortaya da yoğurtlu kızartma istedik. Nasıl nefis yapmışlardı anlatamam. 

Ahçı çok başarılıydı. Ve ilginç olan fondaki müziklerin tamamı nostaljik olmasına rağmen sıralaması gayet hoştu. Kaldı ki beni yakından tanıyanlar bilirler nostalji sevmem. Diyeceğim o ki güzel yemekler güzel müzikler eşliğindeydi. Oranın sahibinin aynı zamanda duvarında sergilediği tabloları da var. Bence hepsi görmeye değer. Çünkü o tabloları yaparken normal boya kullanmıyor. Taşlardan elde ettiği doğal renkleri kullanıyor ve gerçekten ruhunu katmış her bir tablonun içine. Ben tablolarda düşünen ve sorgulayan, bilmek isteyen birini gördüm. Ben çok beğendim. Buraya geldiğinizde uğrayın bir bakın derim.
Evet, bugünlük bu kadar. Bakalım yarın neler yaşayacağım! İyi geceler ve sevgiler herkese.


19 Ağustos 2014 Salı

Palamutbük Günlüğüm

Yolda ilerlerken bir sonraki durağımızla ilgili internetten hemen genel bilgilere bakarım. Hala bunu yapıyorum. Özellikle bloglara bakıyorum ki insanlar ne diyor, nleerden memnun kalıyor vs vs. Sonra dedim ki bunu ben de yapmalıyım. Bunca yaşanmışlık paylaşınca daha güzel, insanlar bundan da faydalansın deyip bu blogu oluşturmaya karar verdim.
Eşimle ben yeni yerler görmeyi, yeni yemekler tatmayı çok severiz. Kısacası yeni olsun yeter bize. Hele birde yerler güzel, yemekler lezzetliyse keyfimize doyum olmaz. Tatil olarak plansız programsız arabamıza atlayıp yola çıkmak en keyiflisi. Yolda giderken karar vermek ya da yanından geçtiğimiz yerleri beğendiğimizde kafamıza göre konaklamak tam bize göre. Ancak gel gör ki Datça'yı pek çok arkadaşımızdan duyduk, gidin mutlaka görün diye. Bir sürü yerde de karşımıza sık sık Datça çıkınca karar verdik gelmeye. Şu anda bu satırları Palamutbük'ünden yazıyorum. Palamutbük'üne ilk defa geçtiğimiz ay Temmuz'da eşimle birlikte geldik. O zaman Bodrum'dan arabalı feribot ile geçmiştik. Feribot yaklaşık 1 saat 45 dakika sürüyor. Yol boyunca feribotun terasında oturma ve çay - kahve içme imkanımız oldu. Bence çok keyifliydi. Püfür püfür esen rüzgarla mavi suların manzarasında ilerledik. Bugünün tarihi 19 Ağustos 2014.  Bugünde bir önceki tatil noktamız Kaş'tan arabayla geldik. Marmaris ile Datça arasındaki yol bol virajlı olsa da rahat bir yol. Yaklaşık 40 dakika sürüyor. Datça'nın içine girmeden Palamutbük'üne dönüyorsunuz. 25 km'lik bu yolda yavaş giderseniz rahat edersiniz. Arabayı eşim ortalama 50 - 60 km hızla kullandı ve yarım saat geçmeden Palamutbük'ündeydik. Bir önceki durağımız Kaş'a giderken Elmalı - Korkuteli yolundan ve orman içinden geceyarısı geçtiğimiz için bu Palamutbük'ü yolu bana çok rahat geldi, korkutamadı. Başka bir yazımda Kaş'a gidişimizden mutlaka bahsedeceğim.
Palamutbük'üne gelmeden önce pansiyonlara www.neredekal.com dan baktım. Bük Pansiyon ile fiyatta pazarlık yaparak yer ayırttım. Şansımıza geldiğimizde odamızı da beğendik. Klima, özellikle eşim için hayati öneme sahip. Odamız rahat ve biraz küçük olmasına rağmen konforluydu diyebilirim. Bu gelişimizde Bük Pansiyon'da yer olmadığından bizi Ay - Yıldız Pansiyon'a yönlendirdiler. Burası açılalı 1 sene olmuş. Sahipleri iki kızkardeş. Güleryüzlü ve samimiler. Odada TV dışında her şey var. Denize 250 metre yürüme mesafesinde. Yarın sabah uyandığımda kahvaltısını da göreceğim. Giriş katta geniş verandası olan bir odada kalıyoruz. Şu anda tam da bu verandadayım ve Ağustos olmasına rağmen hava hafif serin ve tatlı tatlı esiyor.



Palamutbük'ünde bu akşam Palamut Restaurant'taydık Geçen defa geldiğimizde de orayı tercih etmiştik. Mezeleri süper lezzetli. Burada İstanbul'da göremeyeceğiniz mezeler ve balıklar var. Özellikle mezelerden bademli kabak şahane. Plaja masa kuruyorlar ve deniz çakıllarının üzerinde keyifli keyifli yemek yiyorsunuz. Bu akşam çok yoğundu restaurant. Bizde yer ayırtmamıza rağmen geç gittiğimizden balıkların bir çoğu kalmamıştı. Kalanlarda tam sezon olduğundan fiyatları 3 - 4 misli pahalıydı. Bu nedenle daha çok meze yedik ve içki içtik. Geçen gelişimizde Akya Balığı yemiştik. Ben daha önce Akya yememiştim. Çöp şiş şeklinde pişirmişlerdi ve çok lezzetliydi. Tıka basa doyduğum ve unutamayacağım bir yemek olmuştu.

Yemek sonrasında buranın meşhur sakızlı dondurmasından yedim. Normalde dondurmayı çok sevmem fakat bu akşam yediğim sakızlı dondurmanın şekerinin dozu yerindeydi hem de süt tadını alabiliyordum. Bugün yol yorgunuyuz diye pansiyonumuza erkenden dönerek dinlenelim dedik. Gözümüze kestirdiğimiz birkaç yeme içme mekanı daha var. Oralara da uğrayıp, bu bükün nefis lezzetlerini sizlerle paylaşmak istiyorum.
Palamutbük'üne bence sezonda gelmek çok akıllıca değil. Hem konaklama hem de yeme - içme gereksiz yere yüksek rakamlara fırlıyor, hem de kalabalık oluyor. En güzeli ya Haziran ya da Eylül ayında gelmek.
2 gün daha buradayız. Bakalım neler yaşacağız. Buraya eklemek için bol bol fotoğraf çekip, düşüncelerimi paylaşacağım.